2 Şubat 2012 Perşembe

Film Günlerine Devam Ediyoruz....

                                   Taxi Driver , Hayat Güzeldir, Ölü Ozanlar Derneği....
                                             Travis,Guido , John Keating ve Neil....
                                Ardından tek başına Coco Chanel ve Audrey Tautou



Bu hafta hayatıma bu üç filmle birlikte 4 adam girdi.Her birinin ruh hali beni oldukça etkiledi.Her birinde farklı bir parçam olduğunu duyumsadım içimde.Karakterlerin hepsi beni çok etkiledi.






Travis değişik bir adamdı.Çok haşin görünmeyen ama uysal görünen tarafında, anarşist bir kişiliğin olduğunu kimliğinde saklar gibiydi.Filmi izlerken de Travis'in neler yapabileceğini kestiremiyorsunuz.Bir kadını da ilk sinema gidişlerinde teşhirci bir filme götürmesi bana göre kahramanın ilginç görüler taşıdığını gösteriyor.Bir yandan pantelite'ye gidip de kadınla konuşma cesaretini bulması ve özgüveni oldukça şaşırtıyor.Hayran kalmamak  insanın elinde olmuyor.
Travis 'i böyle burda anlatırken olağan şekilde anlatıyoruz ama gerçek hayatta emin olun yanımıza yaklaşsa ve o garip tavırları sergilese yanımıza bir daha yaklaştırmaz,ondan kaçarız.İşte böyle karakter yaratıları sinemada ve edebiyatta yerine koyma anlayışını getirir.Gündelik hayatta yanımıza bile geldiğinde ürktüğümüz insanlar bir sanat alanında izlerken ve okurken gözümüze şahane bir karakter gibi geliyor,onları olağan varlıklarmış gibi görürüz kendi hayatımız ölçütünde.Sanatın en güçlü ve dinamik olanı da bu olsa gerek,bize yabancı olan duyguları bize akraba kılmak.
Travis karakterinde bir insanın sizi ilk götürdüğü film porno olsa tepkiniz o kadın gibi çekip gitmek olurdu.Diğer yandan otomobiline de binmezdiniz çok mecbur olmayınca.'Borcum ne kadar Travis ' deyince Travis'in tavrı havayı basıp gitmekti ama size öyle yapılsa 'Hem kel fodul ,biz insanlık yaptık karrrdeşim' der alicenap rolü üstlenirdik.Başka bir açıdan bilmeden binsen otomobile Travis'i gördün mü ,hemen inersin.Travis de o inmeden hareket etsin,kızı kaçırsın filan.Türk sinemasında olsa öyle olmaz mı.Kötü adam olunca tecavüz edersin;iyi adam olunca arabaya kilitler küçük bir aşk diyaloğu katar,iki üç ağladın mı biterdi.Hangisi gerçek hayatta olağandır,bunu yaşayın görün.Tabi gözünüz yiyorsa:-)))
Travis'in küçük kız İris için takındığı tavır tam bir mahalle abisi modunda.'Biz de yamuk olmaz abicim.Dünya ahiret bacımdır.Dokunmam,dokundurtmam.Dokunanı yakarım! O sahne oldukça irkiltici.Ama kimse ondan böyle bir şey beklemiyor .Ummadığın taş baş yarar.Al sana Hollywood filmine Türk Atasözü!:))Travis de bu atasözünü güzelce açıklıyor uygulamalı olarak.Filmin müzikleri de çok güzeldi bence.Klasik ve caz sevmeyenler sıkıcı da bulabilirler ama müzik o gizemin ruhunu veriyor.Film aksiyon arayanlar için hayal kırıklığına uğratabilir.
Film daha çok karakter oyunculuğu üzerinde Travis üzerine yoğunlaşıyor.De Niro da hakkını vermiş yani,hele de ayna ile konuştuğu sahne bana rus tiyatro yazarı Stanislavski'nin karakter yaratma üzerindeki görüsünü anımsattı.Eric Morris da bu görüyü destekleyen bir tiyatrocudur.Rol yapma,kendin ol.Doğduğumuzdan itibaren tüm iyi ve kötü özellikler ruhumuza saklanmıştır.Gerek aile,gerek eğitim ve çevre koşulları dolayısıyle bazı özelliklerimiz bastırılmış duygular halini alır.Biz de o duygular yok gibidir.Ama bunlar sadece açığa çıkmamış mineral taşları gibidir.Bazıları hayatımıza kötü enerji veren oniks taşlarına benzer ki,bunlar olmasa da olur;bazıları da olunca hayatımıza güzel şeyler katar ,o da kehribar,ametist gibi taşlardır.De Niro da bu karakteri yaşamış ve acaba bu adam böyle bir adam mı diye şüphe ettirmiştir izleyiciyi.Ki,bu büyük bir başarıdır.....

                                                                Hayat Güzeldir...Guido....




Tanrım ,bir film bu kadar başarılı olabilir ve bir konu ancak bu derece ajitasyon yapmadan anlatılabilir.Jestler ve mimikler...Az önce bahsettiğim Stanislavski anlayışı  şimdi bahsettiğim ve bahsedeceğim karakterlerin örneği aslında.
Film hakkında çok şey duymuştum.Dramatik olduğunu biliyordum ama filmin başlarında komik sahneler olunca ' acaba ben mi yanlış biliyorum' tereddütüne düştüm.Derken......Dora ile evlendi.Çocuğu büyüdü....Asıl konu orda başladı.Almanların yahudi soykırımı İtalya'ya kadar gitmiştir.Dora evinde eşi ve çocuğunu göremeyince olanları tahmin eder ve istasyona gider.Yahudi olmamasına rağmen trene biner.Zor günler onları beklemektedir.Çocuk ,babası Guido'nun yanında kalır.Çocuğun mutsuz olmaması için bir oyun bulur. Filmin sonlarına doğru bir yere saklanmasını ister çocuğunun.Adam ölür.Ama babasının ölümünü görmeyecektir küçük çocuk.Bana kalırsa zaten çocuk,babasını hep güzel hatırlayacaktır.Babası ölüme bile gülerek sol sağ sol marşlarla çocuğuna gülerek gitmiştir.Sonunda babasının vadettiği gerçek tankı görür ve çocuk , annesine kavuşur. 
Benim en çok etkilendiğim sahne ,Guido'nun, profesörü görüp de onunla şifreli konuştuğunda yüzünde aldığı korku dolu ifade beni gerçekten üzmüştü.Aslında ölüme bile sevinerek gitmiş bir adamın çocuğuna o savaşı yaşatmamaya çalışması ve oyun kurması ,tüm gün o ağır demirleri taşıdıktan sonra yoruldum demeyip of demeden çocuğuna bunu anlatması gerçekten filmin en canalıcı sahnelerindendi.Ağlatan her film güzel olacak diye bir kaide yoktur.Günümüz Türk yönetmenleri aslında ağlansın da güzel olur mantığını silmek istiyorlar ama bizim toplumumuz ağlamayı çok seviyor,ölçütümüz de bu oluyor maalesef.Çağan Irmak bu durumdan çok muzdarip olsa gerek.Demek ki kendi yaşantımızın içinden olunca mı bam telimize basılmış gibi figan ediyoruz,bilmem ki.....
Guido'nun, Dora için merdivenlere kırmızı çarşafı sermesi de bir o kadar incelikli ve romantik geldi.Kabul edelim,biz bayanlar böyle romantik şeyleri seviyoruz.Erkekler bunları anlamasa bile bazen...Guido'nun Dora'ya duyduğu aşk gerçekten eşine az rastlanır türden...Duydum ki Dora gerçekten eşiymiş Guido'nun (Yani Roberto Benigni'nin)Ve film Schoupenoer'ın "Neysen o'sun" cümlesi çerçevesinde gelişiyor.Ki, bu da bazen komik sahnelere meylediyor:-) 

                                                 Ölü Ozanlar Derneği- John Keating ve Neil





John Keating'in edebiyat öğretmeni olduğu filmde karaktere can veren Robin Williams yine bir kez daha göz dolduruyor.Sıradışı bir öğretmen olan Keating ,çocukların anı yaşamalarını ve kendi seslerini bulmalarını,sıradışı olmalarını salık veriyor.Bir süre sonra onun adımlarını benimseyen gençler arasından olan Neil oyuncu olmak istiyor ama babası ona izin vermiyor.En nihayetinde tiyatroda oyunculuk yapan Neil başarılı oluyor ama babası onu okuldan almak istiyor.Bunun üzerine Neil ,babasına kendisini ifade edemeyeceğini ,babasının da onu dinlemeyeceğini düşünür ve olan olur.Doğrusu Neil de gerçekten beni etkileyen güçlü karakterler arasında yerini aldı.

                                                       Coco Chanel ve Audrey Tautou




Audrey 'in oyunculuğunu hep çok beğenirim.Amelie, Da Vinci Şifresi...bir tek Kayıp Nişanlı filmini izlemedim.coco chanel 'in bu filmi de İstanbul'a geldiğinde çok merak etmiştim.Aktüel programlarında Chanel tarzı üzerine konuşulup duruluyordu.Uşak'a gelir mi diye beklerken o kadar heyecanıma rağmen gelmedi.Ben şehrimden yine nefret eder olmuştum."Neden Uşak'a gelmiyor böyle filmler "diyordum.Sonra geçen gün bir alışveriş merkezinde filmi indirimli görünce hemen almıştım.Eve koşa koşa geldim ve hemen izledim.Chanel üzerine yazılmış ne varsa hepsini taradım.Ama bilseydim önce filmi izler sonra okurdum.Çünkü insan ister istemez etkisinde kalıyor."Eee şu nerde" "Eee bu olacaktı" demeden duramıyor.Ama filmi genel anlamda çok beğendim.Chanel stil sahibi,feminen ,güçlü ve keskin bir mizah anlayışı olan bir kadın.Farkında olmadan Chanel etkisi altında giyindiğimin farkına vardım.Amaaa....farkım  var.Ben renkli giyinmeyi seviyorum. bazen tek bir takı taksam da bu bazen şangul şungul ,otantik etkisi olan bir küpe olabiliyor.Ama belki Chanel şimdi yaşasa o da belki bana benzerdi.Dikkat edin,ben ona benzemiyorum,o bana benziyor!!!
Ego patlamasının da böylesi ancak bu şekilde afişe olabiliyor:-)))
Havam batsın ;))
Yorum Gönder