21 Şubat 2012 Salı

Sevgili Deep...

Sana bu satırları yazarken sen yine muhtemel çello çalışmaktan helak olacaksın.Belki tam uyumak üzere bu saatin sınırında olacaksın ve belki yenilip göz kapaklarına çellonla yeni bir fur elise yolculuğuna çıkacaksın.

Mim filan derken dur bakayım dedim ,neler yazmış Deep?

Dememle beraber en sevdiğim mimler yazını okudum.Tabi ondan önce de blog arkadaşın Hilal Mudanyalı'dan aldığın alıntıyı da okudum. Bu benim aslında kendi kendime yazdığım notların yayın yazısı olmuş haliydi.

Tuttum ben bu mimi.Tuttuğum gibi de bu geleneği sürdürmek istedim.Belki bir gün de biri benim blog sayfamda okur da bu böyle vagon vagon eklenir gider,ha ne dersin?

Yazıyı neden mi böyle yazdım?İçimden öyle geldi.Çok da irdeleyip kurcalama niyetinde değilim.Bu sesleniş biçimi ,beyaz camın arkasında birinin beni şu an görmüş gibi hissettiğimin kanıtıdır.Belki de bu yüzden sanal ama gerçek birine yazdım.Kurcalama dedim,yine de ben açtım.Neyse ne!

Mimlerim (Bu kelime pek bir hoşuma gitti.Bugün uykuya dalarken mimmmleyerek uyurum artık.)


1. En sevdiğin şeyler nelerdir, nelerden hoşlanırsın vb.

Müzik dinleyip dans etmek.Ki,bu rutin bir hayat yaşayış tarzıma döndü.Kafamda oluşturduğum karakterin yaşamış ve bitmiş hali.Film müziklerini çok severim.Müzik dinleyerek yürümeyi çok severim.Şarkı söylemeyi seviyorum.Kurslara gitmeyi,yeni insanlarla tanışmayı seviyorum.Herkesten farklı olayım diye değil,içimden geldiği gibi giyinmeyi seviyorum.İnsanların giyim tarzımı özgün bulmalarından hoşlanıyorum.Bugünlerde dikiş kursuna gidiyorum.Dikiş dikmeyi,bir gün kendi tiyatro evimin olacağını  hayal etmeyi seviyorum.Dikiş dikerken Coco Chanel yerine koyup kendimi,hayaller kurmayı seviyorum.Aslında ben hayal kurmayı çok seviyorum.Tatlıyı çok seviyorum.Az şekerli kahveyi daha çok seviyorum.Bitter çikolata vazgeçilmezim.Yemek yemeyi çok seviyorum.Bu yüzden uzun boyumu daha çok seviyorum.Kilo alınca çok farketmiyor çünkü.;-)Annemin geçmiş zamanlarda sakladığı kıyafetlerini giymeyi ve onları insanları beğendirecek şekilde başarılı kombinlerimi seviyorum.Alışveriş etmemeyi ,ruh sağlığımı alışverişe bağlamamayı başarı sayıyor ,mutlu oluyorum.Yeni denediğim tariflerin(hamur işi ve yemek,içecek vb.)çevrem tarafından beğenilmesini seviyorum.Hiç tanımadığım bir insanın gülümsemesini seviyorum.Elbise,etek giymesini seviyorum.Bir gün karşıma bana uygun bir sevdiğimin çıkma ihtimalini ve karşıma çıkan her kimse 'bir gün acaba biz olabilir miyiz,kaderimde var mı' deme ihtimalini seviyorum:))) Seviyorum da seviyorum işte

2.Sevmediklerim:

Birinin yanımda geğirmesi(mide rahatsızlığı yoksa tabi)
Saygısızlık,edepsizlik,kin,övünme,basitlik
Hamile insanların sigara içmesi.şikayeti olup çözümü olmayıp hep başkalarını yargılayabileceğini düşünen ön yargılı insanlar,paraya ve mevkiye itibar eden kişiliksizler....

3.Bilgisayarda vaktini nasıl geçirirsin ?

Kafama takılan bir soru ya da bilmediğim bir şey olduğunda cevap aramak için
Takip ettiğim bir kaç web sayfası,haberler  ve köşe yazarı için
Yakınlarımla irtibat kurmak için
Borçlarımı öğrenmek için( kara haber tez duyulur mantığına istinaden:-))
Blog sayfam ve takip ettiğim blog sayfaları için
Sosyal medya için
Zaman zaman kafa dağıtmak için girdiğim oyunlar için(artık zenginliğimi oyunlardan kazandığım değerli madenlerle ölçüyorum. Ben de  merkantilist olmaya başladım sayelerinde)
 3. En sevdiğin filmler nelerdir, veya izlediğin ve hafızanda kalan veya kesinlikle izleyin dediğiniz?

Guguk kuşu,Uyanışlar,Benim adım Khan,Okuyucu,Afacan Kardeşim Ramona,Ölü Ozanlar Derneği,Coco Chanel ,Hayat Güzeldir,Casablanca,Charlie'nin Çikolata Fabrikası,Dedemin İnsanları,V For Vendetta


Afacan Kardeşim Ramona filminde ebeveynlerin çocuklarıyla konuşma diyalogları gayet etkiliydi.Eğlenerek izlemiştim.Filmlerin bazıları belgesel şeklinde zaten.beni karakteristik olarak çok etkileyen filmler arasındaydı Coco Chanel.Benim Adım Khan da filme 'ben terörist değilim'cümlesiyle damga vurmuştu.

4. Şu sıralar almak istediğiniz şeylerin listesini yapsanız bunlar neler olur?

Daktilo.Hep bir daktilomun olmasını çok isterim.

Yaşar Kemal İnce Memed dörtlemesi,Rafik Schami,Pardayanlar 10 seri,Lou Marinoff Felsefe Hayatınızı Nasıl değiştirir?
Dikiş makinesi
Siyah gömlek ve çiçek baskılı uzun bir etek
anneme hediye
ve tek kişilik dönüşsüz bir bilet ve ev

5. Şu  günlerde sık dinlediğim 3 şarkı

                                       Mozart -Zaide 


                                         zeki müren-söyleyemem derdimi kimseye

                                        Schindlers List



Şu an mutlaka aklıma gelmeyenler var.Sanmayın ki ,onlar demek ki önemsizmiş.Şimdi aklıma gelmedi.
Yanılıyorsunuz,aslında onlar benim en yakınımdı.O yüzden en yakınlar bazen söylenilmesine gerek kalmaz.

Gece gece ben de üşendim video resim koymaya.şimdi yayınlamazsam yarın vazgeçebilirim.Şimdi yayınlansın bu yazı,ben bir uyuyayım hele.Sen de belki görürsün bu yazıyı.Sonra resim mesim ekler güncelleriz...

İyi geceler

7 Şubat 2012 Salı

Guguk Kuşu'ndan Uyanış'a



Gecenin kör vaktinde fikirlerim üşengençliğimin esiri olmadan fırından yeni çıkmış bir simiti ağzımda erimesini bekler gibi yazıyorum buraya.Taze ve çıtır çıtır etkisini kaybetmeden.Çünkü soğuyunca aynı keyfi almıyor insan.Çay, kahve, çorba nasıl sıcak içilmeliyse öyle de yazılmalı yeni bir sinema filminin tadı.
Ben filmi uzun uzadıya anlatmayı pek sevmem aslında.Anlattıklarım  filmin müzikleri ,karakterleri ve oyunculukları ve konunun nasıl ustalıkla işlendiğidir ,beni ne derece etkilediği ve bende neler uyandırdığıdır.


Henri Carter Bress fotoğrafı

İnsanları severim.İnsanları izlemeyi çok severim.İnsanları yürürken kulağımdaki soundtrack müzikle izlemeyi severim.Alışveriş merkezinin cam kenarına oturup bilgisayarımı masaya koyup hem yazı yazmasını hem insanları izlemesini severim.Bu yüzden fotoğraf gerçek gelir bana.Tiyatro ayrı büyü .Sinema ise ayrı bir beyaz cam büyüsü.Karakter ve durum sinemaları ise bir o kadar etkiler ve büyüler beni.Bu sebepten olacak ;ben pek animasyon izlemem.Geçen arkadaşım Ali "sen de dikkatli izliyorsun ,Karakterin replikleri önemli oluyor senin için de"dedi.Uzun zamandan beri sebebini bilmediğim bir kesmekeşin cevabını bu cümle üzerinde bulmuştum.Evet haklıydı,hem de yerden göğe kadar.Benim için gerçek varlık  bakışı önemliydi.Gerçek olmalıydı.Hayvan bile oynayacaksa filmde, bakışlarında karakter sezmeliyim.Ses tonu yabani olmasın."Hırr" dediğinde bile onun gerçek duygusunu anlayabileyim.Bana kalırsa zaten sinema edebiyatın ilizyonize edilmiş halidir.Bu sebeptendir ki duyguyu izleyiciye geçirmek şapkadan tavşan çıkarmanın da ötesindedir.

Ah Tanrım gecenin bir vakti neler yazıyorum ben böyle! Git bunları bir deneme yazısında yaz.İzledin filmi,uyu işte.yoook uyuyamam.Uyursam ertesi sabah bunları yazamayabilirim.Benim için ayrı bir dünya olan bu sayfa sayesinde belki ilk kez kendimi tam olarak yansıtabileceğim.Kendimi bundan mahrum etmek istemiyorum. 

****



Bu hafta içinde hem 1976 yapımı Guguk Kuşu filmini hem de 1990 yapımı Uyanış filmini izledim.İki filmi de izlediğinizde benzer özellikler taşıdığını görüyorsunuz.Ama birbirinden ayrılan özellikleri olduğunu da farkına varıyorsunuz.Guguk Kuşu filminde Jack Nicholson başta olmak üzere diğer hastaların da oyunculuğu göz doldururken Uyanış filminde de Robin Williams ve Robert De Niro başta olmak üzere diğer hastaların oyunculuklarına dikkat etmemek imkansız.

İkisinin de hastanede geçmesi ve olay kahramanlarının üzerinde de yoğunlaşılması güzel bir karşılaştırma ve benzerlik ölçütleri veriyor.İnsan ister istemez sosyolojik bir bakış edinmeden de duramıyor.Hem dönem filmi açısından,hem o zamanki tıbbı görüler bakımından,ruh hali açısından ve istediğiniz her bir zırvanın açısından bakabiliyor.Bana kalırsa zaten bayağı açı maçı derken suyunu çıkartırım sinema kadrajının.

( Bir filmde şu vardı ,diğerinde bu yoktu kıyaslamalarına elbet girmeyeceğim.Bu tür kıyaslamaları okumak hoşuma gitmediği için kimseye de sevmediğim bu kıyaslamayı dayatmaya da çalışmıyorum.Herkes ne alırsa ,odur.Zaten sanatçı da "Bunu anlatmak istedim.Şunu anlattım" demez.Sanatçı eserini çıkarırken başkalarını düşünmek zorunda değildir.Sanatçı olmak özgünlükten geçer.Sanatçı anlatır;izleyici ,algısı kadar görür.Bu yüzden ben de burda ne gördüysem, ne anladıysam kendi beğeni ölçümde yazarım.Hatta farklı görüşleri de öğrenmek isterim. (Edepli ve seviyeli olduğu sürece!)   )

Guguk Kuşu ve Uyanış bana şunu düşündürdü Amerika hakkında ve onun gıyabında o kaideleri kapsayan ülkeler hakkında.
Hani yakınırız ya ,
"Ülkemizde iyi şeyer yapan desteklenmiyor,köstek oluyoruz"
"Bak efenim elin amerikalısı orda bir şey icat ediyor,adamlar nasıl sahip çıkıyor?"
Hadi ordan sen de ?Biz herşeyi gözümüzde o kadar çok büyütüyoruz ki.Olanı olduğu gibi görmüyoruz.En küçük falsoları da olunca "Tabi akıllım biz onlardan önce bulduk bunları,biz olmasak bunların bir halt becerdikleri yok,olamaz da" diye yükselişe geçiyoruz.Onların da demek ki hemen yeniliklere tahammülü yokmuş.Demek kendi egolarının altında eziliyor,birilerinin onlardan daha üstün olduğunu kabul edemiyorlar.Demek ki ,her ülkede yetişiyor böyle mantarlar.

Filmde bir despot bir hemşiremiz vardı ki.yüzü melek ama içi nasırlaşmış ve mantarlaşmış bir ayak gibi.Yüzü ne kadar temiz de olsa içinin kötü ruhu, iyi ve kararkterli insanların yanında kokuyor.İşte Amerikan sinemasının sevdiğim yönü bu.Ters bir U dönüşü yapıyor yönetmen,castı seçerken.Kadından siz beklemiyorsunuz öyle katı ,kuralcı bir davranış ama kadın prensiplerinden vazgeçmiyor.Bir an neredeyse cama fırlayıp benim boğasım gelmişti kadını.
Jack Nicholson,kuralları hiçe sayan ,aslında analitik ve pratik ,uygulamalı hayat teorisinden yana.Deli hastanesine yatmakla iyi ettiğini düşünüyor,deli değil aslında ama uzman olduğunu söyleyen kişiler ondaki bu uyumsuzluğun akli dengesinin yerinde olmadığına bağlıyorlar.Bu da bana okuduğum bir kitabı anımsattı ,felsefeye ilgi duyanlar için kitabın ismini söyleyebilirim:



Lou Marinoff , Felsefe Terapisti kitabını yazarken sloganı şuydu Prozac'ı Bırak Platon'a Takıl
Kitap felsefenin tedavi edici bir bilim olduğunu ve öyle uygulanması gerektiği ve öyle de bakılması gerektiğini vurguluyor.Psikoljinin devamlı hastalıktan başka bir şey eklemediğini vurguluyor.
Kitaptan bir alıntı yazıyorum :
".......psikoloji ve psikiyatrinin çok büyük bir bölümü görünürdeki herkesi ve herşeyi HASTALIKLAŞTIRMAYA (tıbbileştirmeye) yönelmiştir.Bunlar kapıdan giren herkese teşhis koymaya ve sorunlarına hangi sendrom veya bozukluğun neden olduğunu bulmaya çalışmaktadırlar."
".....DSM(Ruhsal hastalıklar teşhis rehberi) 1952 yılında DSM I listesinde 112 hastalık varken 1990'lı yıllarda her iki kişiden biri hasta deniliyor........Her yerde ruh hastalığı buluyor ve reçetelerine sigorta şirketinizin ödeyeceği her türlü ilacı yazıyorlar"
Yukardaki alıntılar filmde izlediğim görüntülere izdüşüm yapıyor nerdeyse.Keşke bu yazıyı okuduğunuzda da filmi izlemiş olsanız.Filmi izlemeden önce yazdıklarımı okursanız etkilenebilirsiniz diye endişeleniyorum.O zaman insan kendi bakış açısından sıyrılıyor bence.

Bu alıntılar bana şunu da düşündürmedi değil .Başka bir açıdan baktığımda ise şunları söylemek istiyorum : Toplumda kitap okumak konusunda vasat sayılan biz Türkler aslında o kadar da okuma konusunda fakir değiliz.Kütüphanede bulunduğum süre içinde bunu çok çok gözlemleme imkanım olmuştu.Hayır kitap okuyoruz! Her zaman da söylerim ,yine bin kere söylerim ,bilinçli okurumuz yoktur.Bana kalırsa ne kadar çok okuyan değil,okuduklarından istifade edebilen insan gerçek okuyucudur.Bizler öğrendiğimizi uygulamayan ,yazılanları kendi hayatına uyarlayamayan insanlarız.Çevremizde bir çok kişi kişisel gelişim ve annne -çocuk eğitimi üzerine kitaplar okur.Ferrarisini Satan Bilge kitabı  günlerce çok okunanlar listesinde kaldı.Ama sorunlar başgösterdiğinde herkes yine bahane üretmeye devam ediyor.Bu kadar psikoloji ,kişisel gelişim,anne çocuk eğitimi üzerine kitap okuyan bir ülkede peki neden halâ özgüvensiz bireyler yetişiyor  ?
 Peki Hemşire  Ratched gibi disiplinli ,kuralcı ve saatlerinde ilacı verilen hastaların sorunu nedir ? Mcmurphy bu sorunun açıkça yanıtıdır.



2 kere 2 nin 4 etmediğini reddeden insanın 2 kere 2 nin 4 ettiğini reddettme hastası olabileceği gibi.Burdaki Mcmurphy karakterine yapıştırılan etiket ,tipik karakteri olan insan, davranışlarından dolayı  ruh hastası olabileceğini düşündürtür.O aslında hastanedeki düzene, bu otoriteye karşı ,bununla beraber çevresindeki bir çok hastayı da olumlu yönden etkilemiş ve hayata bağlamış ,kült bir karakter.Oblomov gibi,Selim Gibi,Prof.Kien,Coco Chanel gibi.Eğer bu insanları da böyle etiketliyor olsaydık şu an böyle karakterlerin yaşamışlığıyla bile tanışıyor olmazdık .Kendimizi o zaman hasta kabul edebilirdik herhalde. Kimse kendisiyle barışık olamazdı .Kimse  özgün,sanatçı ,düşünür,tasarımcı insanlar olamazdı.Mcmurphy'nin  aslında karakteri oturmuş ,sağlam basan ,ne düşündüğünü bilen ,bilinçli bir sağduyusu var.Zekası ve iyimserliği de karaktere kontrastlık katıyor bana kalırsa.


-Hey ellerini kaldır ;hiç olmazsa spor yapmış olursun,kendi için bir şeyler yap dostum

Demek  ki Amerika'da da böyle farklı yaklaşımlara despotça yaklaşan hasta bakıcıları varmış.Ayrıca bir saçmalık daha var ki grup terapisi.Bir insan nasıl en özel gizini başkalarının yanında paylaşmak ister ki.Sanırım bu yapraksız bir ağaca benzer.Dalları kuru ve sarkmış.Bu insanın somut anlamda çıplak olmasından daha kötü.Film zaman zaman mizaha da yer vermiş ama koyu bir kara mizah örneği de yoğun seziliyor.Ağır olan nesneyi taşımak isteyen Mcmurphy '"En azından denedim"diyor.Filmin sonlarına doğru da bir süpriz bekliyor izleyiciyi.Ben zaten bir atak bekliyorum o karakterden ama....Ne zaman ? Diyordum ki..... Film beklediğimden farklı bitti.Seviyorum böyle beklediğimden farklı bitip beni şaşırtan filmleri.




Gelelim Uyanış filmine....Robin Williams'ın şimdiye dek hemen hemen her filmini izlemeye çalıştım.Arkadaşım Ali  sağolsun ; onun sayesinde bu filmini de izlemiş oldum.Doğrusu filmi izlerken daha başta kendisine minnet duymuştum.Filmi çok beğendim.Hatta bir yerinde bayağı duygulu anlar yaşadım.Sıcacık bir adam Robin Williams .Komedi filmlerinde de izledim dram filmlerinde de.Ne zaman izlesem beni etkiliyor.
-Benim iyi olduğumu söylemişsin ona.Ben o kadar iyi miyim sence?İnsanlara hayatı verip sonra geri alan ?
-Hayat böyledir Dr.Sayer.Önce verir ,sonra alır.
Aklımda kalan repliklerin bir özeti.Aynısı değil:-))
Robert Ne Niro'nun oyunculuğu da hakikaten parmak ısırtır şekilde çok başarılıydı.Bu iki sevdiğim aktörün birarada oynaması bile şahane bir karakter sineması oluşturmuş.2009 yapımı Herkesin Keyfi yerinde filminde yaşlılığını gördüm.O filmi de güzeldi.Taxi Driver'da gençliğini gördüm.O da apayrı bir tattı.Uyanış filminde yetişkin halini izledim.Oldukça duygulu anlar yaşamama sebep olan bu iki film zihnimde yeni bir pencere daha açtı.



Uyanış filmi için az değerlendirme yapmış gibi görünebilirim.İşin aslı Guguk Kuşu ile beraber ortak bir değerlendirme yapmak istedim.Birini daha fazla sevdim ;diğerini az olarak anlaşılmamalı.Ben sadece bu iki filmin ortak ögelerini alıp,ortak bir görüş sundum.O kadar yani ;-)  

Ordan burdan derken ,konuyu çok dağıttım,eyvah toparlayamayacağım derken......Bu satırlar da bitiverdi böyle..... 
Bu iki filmi izlememe sebep olan Arkadaşım Ali'ye gönülden teşekkür ederim....:-))




2 Şubat 2012 Perşembe

Minik Serçe'den Keşfedebildiklerim


                                         Sezen Aksu-Dört Günlük Birşey

Sezen Aksu'nun şarkılarına takıldım bugünlerde.Zihnimde de bu şarkılar vodvil etkisi yarattı.Çok sesli şarkılarının olduğu şarkılar zihnimde farklı çağrışımlar yapmadı değil.Belki bir gün bu çağrışımlar bir gösteriye dönüşebilir.Hiç de fena olmaz hani,laf aramızda:-)))

Hepsi bir hikaye ,hepsi kendiliğinden sahnelenmiş oyunlar gibi yankılanıyor.Kimi kulağımıza âşina,kimi dilimize pelesenk olmuş,kimisi ise keşfedilmeyi bekleyen piri madonna edasıyla bekliyor geçmiş albümlerinde.

                                         Sezen Aksu-Adem Olan Anlar 

Ünlü müzik dinleme seanslarımın birinde teker teker keşfettiğim bu şarkılar zamanla sık sık dinlediğim şarkılar olmak bir yana tarafımdan da reklamları yapılabilmekte.Zaten ben şarkılar ne kadar eskimeye yüz tuttu,ne zamanki üzerinden seneler geçer ,işte ben o zaman sevmeyi başlarım şarkıları.Yıllara meydan okuyorsa notalar bu bana şarabı da anımsatıyor.Dinledikçe bıkılmayan şarkılar ileriye dönmüş en güzel zaman çarklarıdır.Sezen Aksu'nun şarkıları da bunun ıspatıdır.
                                         Sezen Aksu-Köprü

Bunun dışında dinlediğim Sezen şarkıları da şunlar :
Neye yarar,İçime sinmiyor,Hıdralez,Allahın varsa,Kasım yağmurları,Erkekler,Aşkları da vururlar,Kaçın kurası,Düğün,Okudumda,Yalancı Dünya,Alaturka,ben annemi isterim,ben sevdalı sen sevdalı,Onu alma beni al,seni yerler,bin dokuz yüz kırkbeş,dert faslı,düş bahçeleri,gölge etme,hazan,homini pofidi tumba,kavaklar,kaderim, şinanay,son sardunyalar.....

Bana kalırsa her bir şarkısı dinlenmeye değer:-)))

Film Günlerine Devam Ediyoruz....

                                   Taxi Driver , Hayat Güzeldir, Ölü Ozanlar Derneği....
                                             Travis,Guido , John Keating ve Neil....
                                Ardından tek başına Coco Chanel ve Audrey Tautou



Bu hafta hayatıma bu üç filmle birlikte 4 adam girdi.Her birinin ruh hali beni oldukça etkiledi.Her birinde farklı bir parçam olduğunu duyumsadım içimde.Karakterlerin hepsi beni çok etkiledi.






Travis değişik bir adamdı.Çok haşin görünmeyen ama uysal görünen tarafında, anarşist bir kişiliğin olduğunu kimliğinde saklar gibiydi.Filmi izlerken de Travis'in neler yapabileceğini kestiremiyorsunuz.Bir kadını da ilk sinema gidişlerinde teşhirci bir filme götürmesi bana göre kahramanın ilginç görüler taşıdığını gösteriyor.Bir yandan pantelite'ye gidip de kadınla konuşma cesaretini bulması ve özgüveni oldukça şaşırtıyor.Hayran kalmamak  insanın elinde olmuyor.
Travis 'i böyle burda anlatırken olağan şekilde anlatıyoruz ama gerçek hayatta emin olun yanımıza yaklaşsa ve o garip tavırları sergilese yanımıza bir daha yaklaştırmaz,ondan kaçarız.İşte böyle karakter yaratıları sinemada ve edebiyatta yerine koyma anlayışını getirir.Gündelik hayatta yanımıza bile geldiğinde ürktüğümüz insanlar bir sanat alanında izlerken ve okurken gözümüze şahane bir karakter gibi geliyor,onları olağan varlıklarmış gibi görürüz kendi hayatımız ölçütünde.Sanatın en güçlü ve dinamik olanı da bu olsa gerek,bize yabancı olan duyguları bize akraba kılmak.
Travis karakterinde bir insanın sizi ilk götürdüğü film porno olsa tepkiniz o kadın gibi çekip gitmek olurdu.Diğer yandan otomobiline de binmezdiniz çok mecbur olmayınca.'Borcum ne kadar Travis ' deyince Travis'in tavrı havayı basıp gitmekti ama size öyle yapılsa 'Hem kel fodul ,biz insanlık yaptık karrrdeşim' der alicenap rolü üstlenirdik.Başka bir açıdan bilmeden binsen otomobile Travis'i gördün mü ,hemen inersin.Travis de o inmeden hareket etsin,kızı kaçırsın filan.Türk sinemasında olsa öyle olmaz mı.Kötü adam olunca tecavüz edersin;iyi adam olunca arabaya kilitler küçük bir aşk diyaloğu katar,iki üç ağladın mı biterdi.Hangisi gerçek hayatta olağandır,bunu yaşayın görün.Tabi gözünüz yiyorsa:-)))
Travis'in küçük kız İris için takındığı tavır tam bir mahalle abisi modunda.'Biz de yamuk olmaz abicim.Dünya ahiret bacımdır.Dokunmam,dokundurtmam.Dokunanı yakarım! O sahne oldukça irkiltici.Ama kimse ondan böyle bir şey beklemiyor .Ummadığın taş baş yarar.Al sana Hollywood filmine Türk Atasözü!:))Travis de bu atasözünü güzelce açıklıyor uygulamalı olarak.Filmin müzikleri de çok güzeldi bence.Klasik ve caz sevmeyenler sıkıcı da bulabilirler ama müzik o gizemin ruhunu veriyor.Film aksiyon arayanlar için hayal kırıklığına uğratabilir.
Film daha çok karakter oyunculuğu üzerinde Travis üzerine yoğunlaşıyor.De Niro da hakkını vermiş yani,hele de ayna ile konuştuğu sahne bana rus tiyatro yazarı Stanislavski'nin karakter yaratma üzerindeki görüsünü anımsattı.Eric Morris da bu görüyü destekleyen bir tiyatrocudur.Rol yapma,kendin ol.Doğduğumuzdan itibaren tüm iyi ve kötü özellikler ruhumuza saklanmıştır.Gerek aile,gerek eğitim ve çevre koşulları dolayısıyle bazı özelliklerimiz bastırılmış duygular halini alır.Biz de o duygular yok gibidir.Ama bunlar sadece açığa çıkmamış mineral taşları gibidir.Bazıları hayatımıza kötü enerji veren oniks taşlarına benzer ki,bunlar olmasa da olur;bazıları da olunca hayatımıza güzel şeyler katar ,o da kehribar,ametist gibi taşlardır.De Niro da bu karakteri yaşamış ve acaba bu adam böyle bir adam mı diye şüphe ettirmiştir izleyiciyi.Ki,bu büyük bir başarıdır.....

                                                                Hayat Güzeldir...Guido....




Tanrım ,bir film bu kadar başarılı olabilir ve bir konu ancak bu derece ajitasyon yapmadan anlatılabilir.Jestler ve mimikler...Az önce bahsettiğim Stanislavski anlayışı  şimdi bahsettiğim ve bahsedeceğim karakterlerin örneği aslında.
Film hakkında çok şey duymuştum.Dramatik olduğunu biliyordum ama filmin başlarında komik sahneler olunca ' acaba ben mi yanlış biliyorum' tereddütüne düştüm.Derken......Dora ile evlendi.Çocuğu büyüdü....Asıl konu orda başladı.Almanların yahudi soykırımı İtalya'ya kadar gitmiştir.Dora evinde eşi ve çocuğunu göremeyince olanları tahmin eder ve istasyona gider.Yahudi olmamasına rağmen trene biner.Zor günler onları beklemektedir.Çocuk ,babası Guido'nun yanında kalır.Çocuğun mutsuz olmaması için bir oyun bulur. Filmin sonlarına doğru bir yere saklanmasını ister çocuğunun.Adam ölür.Ama babasının ölümünü görmeyecektir küçük çocuk.Bana kalırsa zaten çocuk,babasını hep güzel hatırlayacaktır.Babası ölüme bile gülerek sol sağ sol marşlarla çocuğuna gülerek gitmiştir.Sonunda babasının vadettiği gerçek tankı görür ve çocuk , annesine kavuşur. 
Benim en çok etkilendiğim sahne ,Guido'nun, profesörü görüp de onunla şifreli konuştuğunda yüzünde aldığı korku dolu ifade beni gerçekten üzmüştü.Aslında ölüme bile sevinerek gitmiş bir adamın çocuğuna o savaşı yaşatmamaya çalışması ve oyun kurması ,tüm gün o ağır demirleri taşıdıktan sonra yoruldum demeyip of demeden çocuğuna bunu anlatması gerçekten filmin en canalıcı sahnelerindendi.Ağlatan her film güzel olacak diye bir kaide yoktur.Günümüz Türk yönetmenleri aslında ağlansın da güzel olur mantığını silmek istiyorlar ama bizim toplumumuz ağlamayı çok seviyor,ölçütümüz de bu oluyor maalesef.Çağan Irmak bu durumdan çok muzdarip olsa gerek.Demek ki kendi yaşantımızın içinden olunca mı bam telimize basılmış gibi figan ediyoruz,bilmem ki.....
Guido'nun, Dora için merdivenlere kırmızı çarşafı sermesi de bir o kadar incelikli ve romantik geldi.Kabul edelim,biz bayanlar böyle romantik şeyleri seviyoruz.Erkekler bunları anlamasa bile bazen...Guido'nun Dora'ya duyduğu aşk gerçekten eşine az rastlanır türden...Duydum ki Dora gerçekten eşiymiş Guido'nun (Yani Roberto Benigni'nin)Ve film Schoupenoer'ın "Neysen o'sun" cümlesi çerçevesinde gelişiyor.Ki, bu da bazen komik sahnelere meylediyor:-) 

                                                 Ölü Ozanlar Derneği- John Keating ve Neil





John Keating'in edebiyat öğretmeni olduğu filmde karaktere can veren Robin Williams yine bir kez daha göz dolduruyor.Sıradışı bir öğretmen olan Keating ,çocukların anı yaşamalarını ve kendi seslerini bulmalarını,sıradışı olmalarını salık veriyor.Bir süre sonra onun adımlarını benimseyen gençler arasından olan Neil oyuncu olmak istiyor ama babası ona izin vermiyor.En nihayetinde tiyatroda oyunculuk yapan Neil başarılı oluyor ama babası onu okuldan almak istiyor.Bunun üzerine Neil ,babasına kendisini ifade edemeyeceğini ,babasının da onu dinlemeyeceğini düşünür ve olan olur.Doğrusu Neil de gerçekten beni etkileyen güçlü karakterler arasında yerini aldı.

                                                       Coco Chanel ve Audrey Tautou




Audrey 'in oyunculuğunu hep çok beğenirim.Amelie, Da Vinci Şifresi...bir tek Kayıp Nişanlı filmini izlemedim.coco chanel 'in bu filmi de İstanbul'a geldiğinde çok merak etmiştim.Aktüel programlarında Chanel tarzı üzerine konuşulup duruluyordu.Uşak'a gelir mi diye beklerken o kadar heyecanıma rağmen gelmedi.Ben şehrimden yine nefret eder olmuştum."Neden Uşak'a gelmiyor böyle filmler "diyordum.Sonra geçen gün bir alışveriş merkezinde filmi indirimli görünce hemen almıştım.Eve koşa koşa geldim ve hemen izledim.Chanel üzerine yazılmış ne varsa hepsini taradım.Ama bilseydim önce filmi izler sonra okurdum.Çünkü insan ister istemez etkisinde kalıyor."Eee şu nerde" "Eee bu olacaktı" demeden duramıyor.Ama filmi genel anlamda çok beğendim.Chanel stil sahibi,feminen ,güçlü ve keskin bir mizah anlayışı olan bir kadın.Farkında olmadan Chanel etkisi altında giyindiğimin farkına vardım.Amaaa....farkım  var.Ben renkli giyinmeyi seviyorum. bazen tek bir takı taksam da bu bazen şangul şungul ,otantik etkisi olan bir küpe olabiliyor.Ama belki Chanel şimdi yaşasa o da belki bana benzerdi.Dikkat edin,ben ona benzemiyorum,o bana benziyor!!!
Ego patlamasının da böylesi ancak bu şekilde afişe olabiliyor:-)))
Havam batsın ;))