18 Ocak 2012 Çarşamba

Gündemden uzak bir hafta sonu kaçamağı

Üç gün boyunca dünya ve Türkiye gündeminden uzak kaldım.O üç gün benim için zaman zaman sıkıntılarla da geçse ,inanın şu an ki can sıkıntım kadar uzun süre zihnimi meşgul etmedi.
Üç gün evden uzaktım ve ben kelimenin gerçek anlamıyla bir derin nefes aldım desem yeridir.Yediğim önümde,yemediğim arkamda,gak deyince dolu dolu kahvaltı guk deyince çay kahve ikramı ve bisküvi ikramı ,iki otur kalk öğle yemeği derken ben feleği şaşırdım.Kuş sütü eksik kahvaltıların binbir çeşitliliği ,şu bu derken inanın aklına bu dünyanın batacağı bile gelmiyor.Nerde kalmış Türkiye gündemi,nerde dünya gündemi?İyi ki hep böyle yaşamıyoruz,gerçekten insanın asalak olması işten bile değil!Milletvekillerinin ne kadar fütursuz davrandıklarının ıspatı şekil 1-A bknz.ben.
neyse arada böyle kaçamaklar iyidir.İnsanın bu ülkede ruh sağlığını kontrölde tutması için.yoksa çekilir dert değil.
Bir an işsiz olduğumu unuttum.Bir an beni vasıflara sığdırmak isteyenleri unuttum.Bir an insanların gözünde vasıflandırıldım.Yoğun bir çelişki yaşadım ama ilk defa beni vasıflandırmalarından rahatsız olmadım.İş başvuruları yaptığım biliniyordu ama bu sadece küçük bir detay olarak kaldı.
Giyiniyorsun püsleniyorsun restoranta geçiyorsun.Binbir çeşit arasından açık büfeden kahvaltını yapıyorsun.Sonra toplantı.Bir süre sonra çay kahve ikramı sonra yemek sonra toplantı yine çay kahve sonra yine yemek.
Kaçamak da yapılmadı değil.Baktık fiyatlar fahiş.Koyduk mu şarabımızı,biramızı çantaya.Arkadan Zeki Müren çalar,biz kafayı buluruz,kimisi çenesi açılır,coşar,kimisi sessizleşir...
Sonra sıcak küvetin içine atarsın kendini.bırakırsın kendini.vücudun bir tüy gibi.suda savrulur.
ertesi sabah yine giyinir püslenirsin.
İnan çokçabuk alışıveriyor bu rutine.Sanki anne karnından açık büfe ile doğmuş gibi.Bu rutin kısa süreceği için akışa kaptırırsın kendini.
Ne zaman ki otobüse binersin "şşt kızım,ne o öyle,sonradan görme gibi" diye şişirme bir azar patlatırsın kendine.
"Kardeşim gelmişim bir kere şuraya,ağzının tadını kaçırma,bakalım bir daha beş yıldız görebilecek miyiz?"
Yemekler güzel.Keyif gıcır.Seni yargılayan bile olsa tahammül edebiliyorsun.Edemiyorsan söylüyorsun.Haberleri izlemiyorum.Moralim de bozulmuyor.Daha ne ,değil mi?
Otobüse bindim ki.İçimde sadece baş ağrım ve mide bulantım var.Dünden kalma,bayatlamış pasta gibiyim sanki.
Ertesi gün....
birer çeşit zeytin peynir....ama otelde bulamadığım ve aradığım ,olmazsa olmazım Peynirli maydonozlu omlet...
Olsun ,annemin yanındayım ya.Ne gam!
Bilgisayarım yanımda.Kulağıma taktım mı müziği,benden Âla mutlu yok....
İnternette haberlere baktım:
Keyfim kaçtı.Adalet bakanı açıklıyor,3.yargı paketini.
hukukta boşlukların doldurulması gerektiği yerde boşluklu yerleri siz doldurun dercesinde büyük büyük boşluklar türetilmiş.
Birgün herkes şerefsiz ve adaletsiz olacak,cümlesi düştü aklıma.Endişelendim.
İlerde çocuklarımıza karakterli bir şahsiyet olmanın gereklerini nasıl anlatacağız.Sen iyi biri ol ,evladım.Bir gün hakkına gasp edecekler.Hakkını savunsan da adaletin yanında olmayacak mı,diyeceğiz.Birinin hakkını gasp ediyorsa 'aferin benim oğluma,bak milleti soyup soğana çevirdi,öyleyken de hapis cezası almıyor'
Üç gün bunu düşünmeden uyumamın yaşamamın lüksüne varmışım meğer,bilseydim servis tabağımla restorantta masa bulamayışıma dahi hayıflanmazdım!
Bunlar daha iyi günlerimiz mi,bilmiyorum!

http://haber.mynet.com/3-yargi-paketi-aciklandi-611786-politika/

12 Ocak 2012 Perşembe

Kaybedenler Kulübü


Yönetmenliğini Tolga Örnek'in yaptığı 2011 yılı filmlerinden olan Kaybedenler Kulübü filmdeki farklı çarpıcı yönü bir tarafa müzikleriyle de beni etkileyen bir film oldu.Replikleri hâla daha zihnimizden düşmemiş bu filmin müzikleri de kulağımda keskin bir tını bırakıyor.
The Moody Blues grubunla tanışma vesilem oldu.Melancholy Man şarkısı ise hafif savrulan deniz dalgalarının nasıl hırçınlaşıp büyüdüğünü gösterdi bana.Derin bir acı,isyan,kahkahaların ardından patlayan büyük haykırış,çığlık sesleri....Şarkının söz çevirisini de okuduğumda o derin acıyı,boyuneğmişliği,azabı hissedebiliyordum. Filmin en vurucu müziklerindendi. 

The Moody Blues - Melancholy Man 
I’m a melancholy man, that’s what I am,
Ben bir melankoli adamıyım, işte ben buyum
All the world surrounds me, and my feet are on the ground.
Tüm dünya beni çevreler, ve ayaklarım yere basar.
I’m a very lonely man, doing what I can,
Ben çok yalnız bir adamım, elimden geleni yaparım
All the world astounds me and I think I understand
Tüm dünya beni şaşkına çeviriyor ve sanırım anlıyorum
That we’re going to keep growing, wait and see.
Büyümeye, beklemeye ve görmeye devam edeceğimizi.

When all the stars are falling down
Tüm yıldızlar düşerken
Into the sea and on the ground,
Denize ve toprağa
And angry voices carry on the wind,
Ve kızgın sesler rüzgarda devam ederken
A beam of light will fill your head
Bir ışık demeti aklını dolduracak
And you’ll remember what’s been said
Ve hatırlayacaksın söyleneni
By all the good men this world’s ever known.
Dünyanın görüp geçirdiği tüm iyi adamlarca (söyleneni)
Another man is what you’ll see,
Göreceğin bir başka adamdır
Who looks like you and looks like me,
Senin ve benim gibi görünen
And yet somehow he will not feel the same,
Ve her nasılsa henüz o bizim hissettiğimiz gibi hissetmiyor
His life caught up in misery, he doesn’t think like you and me,
Yaşamı sefaletle geçti, o senin ve benim gibi düşünmüyor
’cause he can’t see what you and I can see.
Çünkü o senin ve benim görebildiğimizi göremiyor.

When all the stars are falling down
Tüm yıldızlar düşerken
Into the sea and on the ground,
Denize ve toprağa
And angry voices carry on the wind,
Ve kızgın sesler rüzgarda devam ederken
A beam of light will fill your head
Bir ışık demeti aklını dolduracak
And you’ll remember what’s been said
Ve hatırlayacaksın söyleneni
By all the good men this world’s ever known.
Dünyanın görüp geçirdiği tüm iyi adamlarca (söyleneni)
Another man is what you’ll see,
Göreceğin bir başka adamdır
Who looks like you and looks like me,
Senin ve benim gibi görünen
And yet somehow he will not feel the same,
Ve her nasılsa henüz o bizim hissettiğimiz gibi hissetmiyor
His life caught up in misery, he doesn’t think like you and me,
Yaşamı sefaletle geçti, o senin ve benim gibi düşünmüyor
’cause he can’t see what you and I can see.
Çünkü o senin ve benim görebildiğimizi göremiyor.

I’m a melancholy man, that’s what I am,
Ben bir melankoli adamıyım, işte ben buyum
All the world surrounds me, and my feet are on the ground.
Tüm dünya beni çevreler, ve ayaklarım yere basar.
I’m a very lonely man, doing what I can,
Ben çok yalnız bir adamım, elimden geleni yaparım
All the world astounds me and I think I understand
Tüm dünya beni şaşkına çeviriyor ve sanırım anlıyorum
That we’re going to keep growing, wait and see.
Büyümeye, beklemeye ve görmeye devam edeceğimizi.



Filmin her müziği elbette başlı başına etkileyici ve başarılı uyumlardı.Mazhar Fuat Özkan'ın Yalnızlık Ömür Boyu ,Ferdi Özbeğen'in Dilek Taşı şarkıları da kulağımıza aşina gelen müziklerdendi.Geride kalan film müziklerine haksızlık etmek istemem.Onlar da gerçekten birbirinden değerli parçalardı.Beni en çok etkileyen ve filmin temasını en iyi vurgulayan müzikler bu üç şarkı olmuştu.


KAYBEDENLER KULÜBÜ filminden bazı replikler :
*Cevabı olmayan herhangi bir şeyin sorusu da olmaz zaten sayın dinleyen. Sorular sadece cevabı duymak isteğiyle var olurlar.
*Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir.
              * Bazen büyük farklılıklar insanları birbirine daha da yakınlaştırır.
*Yalnızlıkla öyle güzel dalga geçiyordunuz ki; sonraki akşamınınkini de dinleyeyim ondan sonra yaparım, dedim. Farkında olmadan baktım ki, sürekli sizin programı bekler oldum. Beklerken de bir baktım ölmeyi unutmuşum.
*Hiç aradığın şeyi bulduğunda, bulduğun şeyin aradığın şey olup olmadığına dönüp baktın mı ?
*Yeryüzünde sana en uzak nokta aslında sırtındır.
*Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız. Madem hepimiz yatıyoruz neden yalnız yatalım?
         *Kadınların özelliği ne biliyor musun?
           Seni sen yapan özelliklere âşık olup sonra senden o özellikleri almaya kalkıyorlar.

*Bazen gidersin, sırf dönebilmek için.
*İnsan karar vererek aşık olmaz. Sadece bir bakar, olmuş.

  •    * -Yaşlı bir Kızılderili ne kadar yanılabilir?
  •        +Bazen yanılabilir.
  • - Bazen susar.
  • + Bazen konuşmak ister.
  • - Bazen dinlemek ister.
  • + Bazen yalnız kalmak ister.
  • - Bazen arkadaş ister.
  • + Bazen gitmek ister.
  • - Gider bazen.
  • + Bazen gidemez.
  • - Bazen hiç gidememekten korkar.
  • + Bazıları sonsuz neşeye dolar.
  • - Bazıları sonsuz geceye.
  • + Bazen ölürsün.
  • - Bazen ölemezsin.
  • - Bazen bütün koşullar uygunken bile ölemezsin.
  • + Bazen kendinden uzaklaşmak ister insan.
  • - Bazen gidersin, sırf dönebilmek için.
  • + Bazen ağlarsın bayağı.
  • - Bazen ağlayamıyorsun bayağı bayağı.
  • + Bazen içiyorsun, bazen çok ama çok fazla içmek istiyorsun da …bazen sen zaten içmeye gidiyorsun.
  • - Bazen Acıbadem’den bir taksiye biniyorsun, Kadıköy diyorsun.
  • + Bazen yüzüne bile bakmıyor.
  • + Bazen bir kadın geliyor oturuyor karşına… ve ağlıyor.
  • - Kadınlar hep ağlıyor.
  • + Bazen bir kadın sana… “En çok korktuğum şey, bir kadının göz yaşıdır” diyor, kendi adına.
  • - “Eğer çok sevdiysem” diyor… “Eğer çok sevdiysem…”
  • + Oysa bilmiyor ki, sevmek de bir… An’a ait.
  • - Her şeyin başı su.
  • + Felsefenin de.


*Bazı insanlar aile kurmayı öğrenirler. Yani buna değer verirler. Bazıları ise başka bir takım şeylere, değer verirler. Onlara değer verirken niye değer verdiğini düşünmez birey, toplum için erimiş olan birey. Toplum koleje girmeyi bir değer olarak sunduğu için artık o kişiliğini yoksayma halidir. Koleje girmek için yarışır, üniversiteye girmek için yarışır, iyi bi işe girmek için yarışır, güzel bi kadınla evlenmek için yarışır. Devamlı bir yarış ve kazanma zorunluluğu.

  • - Üff eski sevgilimi hatırladım ya.
  • + Hangisini?
  • - Ya,işte onu hatırlıyamadım…
  • - Geçen cumaya gittim.
  • + Ne zaman?
  • - Salı. Ben hep salıları giderim, daha sakin olur.
*Yol zamanın bi fonksiyonu değildir. hız , yolun zamana bölünmüş halidir. ivme ve sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez. yolda olmak bi hıza sahip olmayı gerektirir. aksi durum , yolda durmaktır.
durmak , sıkıcıdır ..
yolda durmak , yolda olmak anlamına gelmez .. yolda durmak , yolda durmak anlamına gelir ..
yolun bittiği yerde durulmaz ,.. ya önce durulur , ya durulmaz ..
bazen yolun kenarından renksiz duru sular akar. o sularda balık da vardır. yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak , diğeri bej olabilir.
su , aktığı yerin rengine bürünmez. ama , sana öyle gelebilir.
ayrıca .. yol ,
bitmez ..!!
o , labirentin duvarıdır ..
evet , yol .. asla bitmez ..

11 Ocak 2012 Çarşamba

Toplumda Saygınlık-Bir Halt Olabilme-Başarılı Olma Görüsü

Neden bu üç tanımlamayı aynı başlıkta topladım ,dersiniz?Hepsine ayrı ayrı değineceğim için mi ?

Bu soruya hem evet hem hayır diye cevaplayacağım.Evet çünkü,bu üç başlığı açıklayacağım.Hayır ,çünkü bu başlıkların üçü de aynı kavramda örtüşüyor.

Konuya nerden girizgah yapsam bilemiyorum ama bana söylenilen bir cümleden yola çıkarak üçünü de tek başlıkta açıklayabileceğimi umuyorum.

2005 yılında yaşadığımız acı bir kayıptan sonra kendi çevremden uzaklaşmıştım.Sonra kendi içimdeki o deli buhrandan çıkmak epey zamanımı almıştı.Ben de artık bu buhrandan çıkmam gerektiğini biliyordum.Ne yapsam ne yapsam diye düşünürken o sene lise yıllarından bu yana kütüphanede gönüllü olarak çalışmayı hayal ettiğim aklıma gelmişti.O zaman için bu en yakın arkadaşım Fatoş ile düşünmüştük de nereye başvuracağımızı bilememiştik.Böylece ertelemiştik,zamanla da unutup gitmiştik.
Bu kez bir kütüphaneye gidişimde ordaki güleryüzlü kütüphaneci bir ablayla bu görüşümü paylaştım.Sonraki yıllarda bu ablamla aramızda sıkı bir bağ oluştu.Neyse şöyle böyle derken ve babamın bazı alaycı cümlelerine rağmen kütüphanede gönüllü olarak çalışmaya başladım.Memur gibi mesai yapar gibi çalışıyordum.Kütüphanecilerin sanıldığı gibi az işi olmadığına,kış dönemi ne kadar iş yoğunluğunun olduğunun,Bize ödünç verilen kitapların kaç elden geçtiğini,kitapların tasnifi,ciltlemesi,kayıtı gibi bir çok ayrıntıyı artık öğrenmiştim.Ama bunları öğrenirken bir gün ben de kütüphaneye kapak atarım ,şunun arkasına dayanırım dibi bir düşünce aklımdan geçmedi.Geçirtenler olmadı değil,onlara da he he deyip başımı salladım.
Sonra bir ablam dedi ki ' polis ol da bir vasfın olsun' dedi ben bu işlerle uğraşırken.
Öyle ya,parasız yapılan işin toplumda rolü de olmuyor.Vasfı da olmuyor.Ama boy oldu mu endam olu mu ,tamam ya manken olacaksındır ya polis ya zabıta.bunlar bir vasıftır toplumumuzda.Türkiyee'de gönüllülük bilinci kişisel ruh kazancı diye değil deyim yerindeyse enayilik olarak görülür.  
İşte o zaman başlıkta görmüş olduğunuz üç kavram üzerinde düşünmeye başladım.
Nedir bu vasıf? Halt olabilme ? Başarılı olma ? Kime göre başarılıyız ? Kime göre bir halt olabildik ? Kime göre vasıflarımız var ? Bu etiketleri bize kim yapıştırıyor ?
Toplumumuzda bu açık bir kavram aslında.Sosyoloji okusam tezimi bu konudan verirdim.Açıklaması da zor olmaz,bir çok örnekle çeşitlendirirdim.Neyse,konuyu dağıtmayayım.
Toplum kendi etiketlerini kendi yapıştırıyor.Kendi etiketlerini de istediği gibi beceremeyince bundan rahatsız oluyor.Allahı var ,şimdiye kadar kimse iş bulamadı ,okuyamadı diye nazarımda böyle itici bir görüşe  sahip olmadı.Bu cümleyi de kendimi özeleştiri yapmak için kurmuyorum,genel olarak gördüğüm tablo bu.
Para kazanıyorsan,önemli bir kariyerdeysen vasfın başka,çok daha iyi para kazanıyor,insanların sana yalakalandığını görüyorsan daha iyi bir iştesin ve çok daha iyi bir vasıftasın sanılıyor.Oysa oturduğun makam senin kişiliğini sildiriyorsa ,o görevini terk ettiğinde,makamın da kalmadığın da silik bir hayalet oluyorsun.Bir zamanlar beycim ,müdür beycim diye dolananlar bir bakmışsın ki şimdi bir başkalarının sırtını sıvazlayıp sana içlerinden nanik yaparlar.Karakterin oturmuşsa makamın hep bâki kalır,kanımca.Karakterin lastik gibi uzuyorsa da sonu belli işte....
Halt olabilmek.O da işte bir meslek sahibi olabilmek değil midir? Kime göre halt olabilmek ?bizden az okuyana göre mi,bizden çok para kazanana göre mi,kime göre ? Hayatımızı tanımlayabilen görü bu iki kelimede mi saklı?Peki tamam doğru diyelim.Para kazanmak,önemli bir yerde olmak,düzgün şahsiyetli insanlar olarak da mümkün tabi.Bakın karakterli demiyorum.Karakterli insan,bakış açısını oturtmuş,sevinebilme yetisine de sahip kişidir.Oysa bu insanlar ,herşeye sahip olabilirler ama hala doyumsuz ve sevinçsizdirler.Bence eksik bir anlama duyumuz var 'halt olabilmek' tümcesi hakkında.
Başarılı olmak.Başarılı olmak kişiye mahsus bir görüdür.Herkesin başarı olgusu kendi zihni ve kalbi çerçeversindedir.Mutlu olmak becerisiyle örtüştürüyorum bunu da.Atıyorum ,çöpçülükten bile mutluluk duyuyorsan kim ne derse umurunda olmaz,diğer herşeyi Bu arada habire ders çalışmakta olan genç ya devlet memuru sınavlarına girer,ezberci br sistemle sınavı kazanır memur olur,o da bir önceki eleştirdiğimiz memur zihniyetinde olur;kazanamazsa da gör artık halini.çünkü piyasada bir çok kendisi gibi üniversite bitirmiş,hatta birincilikle bitirmiş rakipleriyle uğraşacaktır.Bu sırada da tabi mesleğin gerektirdiği iletişimdir ,şudur budur özellikler aranacaktır.Bu mu başarılı olmak?Şayet buysa başarılı olmak geride kalan genç nüfus ne olacak?Onlar başarısız!
Bazılarımızın hayatı okul biter,üniversite başlar,biter ,iş telaşı başlar,iş bulunur,eş telaşı başlar,çocuk telaşı başlar,ev alalım,araba alalım,şu da olsun,bu da olsun.....uzar gider.bazılarımız rutini sever ,o kendine göre başarılıdır.Ama ya diğerleri?siz gibi olmayan her insanı başarısız diye yaftalamak niye?

Toplumda saygınlık işte bu konularla kesişim kümesi oluşturur.Kimisi üniversiteleri okur,okumayan bakarsın ki ondan daha gözde olur.daha sosyal olur,daha girişimci.

Geçen gün bir bayan,psikoloğa :
-insanların benim hakkımda ne düşündüklerini merak ediyorum,diyor.
psikolog tahtaya bir şekil çiziyor.Bayana soruyor 'bu neye benziyor 'diyor.Kadın 'şapka' diyor. Spiker ise 'kaplumbağa' diyor.Psikolog ve televizyon ekranından izleyen ben ise 'fili yutmuş bir yılan ' diyoruz.Belli ki Psikolog da Küçük Prens' i okumuş ve etkisinde kalmış,diye geçiyor aklımdan.
Bu esnada psikolog şunu söylüyor :
-bakın,algılarımız ne kadar değişik.senin gördüğünü ben öyle görmüyorum.Sen nasıl görüyorsan kendini ,insanlar da seni öyle görüyor. Gördüğümüz şey aynı olsa bile ,algılarımız farklı.bu yüzden insanların hakkımızda ne düşündüğü umurumuzda olmamalı.

vasfın olsun,cümlesinden sonra böyle bir kaç tatsız cümle işittim.Kafama takmadım değil,taktım.Ama hep gelip geçtiler.İyi şeyler yapınca önce kendim mutlu oldum.Psikoloğun o basit alıştırması bile ufkumda yeni bir ışık daha yaktı.

Zihnimden geçenler bunlardı işte.Sevgiler....
      

Pardayanlar Hezimetim

 Bir zamanlar kütüphanede henüz gönüllü olmadan önce okuduğum bir kitap vardı.Kalın bir romandı.İsmi bana o şartlarda çok ilginç gelmemişti ama sayfaları şöyle çeviriverince kitapta  ayrı bir sıcaklık hissetmiştim.
Kalın kitaplar ürkütmez beni.hemen yalayıp yutardım.Sanki hani karnın açtır da sofrada bulunan yiyecekler sana kalmayacakmış gibi hırsla saldırırsın ya,öyle.şimdilerde artık okuma şeklim de değişti..zamanla neler değişmiyor ki,okumamız değişmesin.
Kitabı okumaya başladım.Bir bölüm daha,bir bölüm daha,bu bölümde ne olacak diye okuyordum.O kadar heyecanlı sürükleyici ve tarihi öğreticiydi ki...aslında tarih kitabı okuduğunuzun bile farkına varmıyordunuz.Farkına varmadan Ortaçağ Avrupasının iç dünyasına girmiş,dürbünle gözetliyor gibi hissediyordum.Catherine De Medicis ,Henry'e değin uzanan çizgide şövalyelerin korkusuz kahramanlıklarını anlatan roman aslında bir düstur ediniyordu kendine.Kitabı okurken gözümde bir sinema filmi gibi canlandırmış,her bir kahramana ise bir aktör -aktris-füguran castı yapmış,zihnimde müzikleri ile ilgili de bir filigran oluşturmuştum bile.ardından Kitap ile ilgili yorumları da okuduğumda insanlar üzerinde de benim kadar etki bıraktığını gördüm.Tüm Zamanlar Yayıncılık'tan çıkan bu eser Michel Zevaco tarafından on cilt yazılmıştı.Ben ancak o yayıncılığın ilk  iki cildini okuyabilmiştim ne yazık ki.
Sonraki yıllarda kütüphanede belirli dönemlerde çalıştığım ve gönüllü olduğum zamanlarda bu kitabı alınması için listeye yazar olmuştum.Olmuştum da,gelmişti de....Ama aynı yayıncılıktan gelmedi.Erko Yayıncılık cep boylarında çıkarmıştı aynı seriyi.Ama olayın bağlantısı kopmuştu.O seriyle Erko yayıncılık'ın serisi uymuyordu.Madem aldınız telifini ,ilki nasılsa onu da öyle basın değil mi?Ne kadar yazdımsa hepsinde de öyle geldi.
Bu arada kitabı kime tavsiye etsem ,eee devamı yok mu diyorlardı.Anlayacağın onlar da ikisini  okudular.Ne okuduysak kârdır,diye.Çok da beğendiklerini söylediler.İçlerinden bazısı Erko Yay. ile devam etti.Ama o tadı alamadıklarını söylediler.
Anladım ki, kitap yayınlama konusunda yazar,çeviren,editör,yayıncılık gerçekten önemli.
yabancı dili öğrenmek istememin sebebi kitapların orjinallerini okumak.Çünkü bazı çevirilerin cümlesi de bozuk oluyor.(aynı sıkıntıyı Jane Austen'de düşünmüşümdür.Acaba yazarın cümlesi mi devrik yoksa çevirende mi var bir sakatlık diye) 
Büyük şehirlerde,sahafların çok olduğu illerde bu kitaplara ulaşabilmenin kolay olduğuna inanıyorum.Bir gün ben de internetten bir sahaftan bulursam çok sevineceğim.
Aslında bir seriyi okumaya başlarken devamı da var mı diye bakmakta fayda var.Ama bu kez Pardayanlar ile tanışamazdım ki ben :(

Daktilo dediğin hayata benzer,kardeşim

Lise yıllarında bilgisayar kullanmasını bilmezdim.O seneler bilgisayarlar yeni ve lüks sayıldığı için okullarda pek yaklaştırılmazdık.Bilgisayar derslerimiz hep  GB,MB gibi kuramlar üzerinde kuruluydu.Sanki aklımızda kaldı!
Ne zaman elimiz klavye tuşu gördü o zaman anladık bilmem ne megabyte olduğunu.
Bir arkadaşımız vardı sınıfta.Bir tek onun bilgisayarı vardı.Yazıcısı da vardı.Dönem ödevini onunla yapardı.
Ama o o seneler hiç özenmedim bilgisayara.Aslına bakarsan illa bir bilgisayarımız olsun diye tutturan bir insan da değildim.
Ben daktilomun olmasını isterdim.Tiyatro oyununda bir kere daktilo kullanmıştım.Ben yazdıkça onun şak şak diyen sesini, elimle şöyle bir itivermemle tırrrr eden sesi sevmiştim ben.

Abimler her bilgisayar alalım dediğinde 'ben daktilo alalım' derdim.Tabi kardeşimle abim yazı yazmayı çok sevdiğimi biliyorlardı.Abim 'bilgisayarda hatalarını silebilirsin,daktiloda silemezsin' diyordu.Bazen aklıma yatmıyor değildi doğrusu.
Hatta 'tamam ,bilgisayarım da olsun,daktilom da ' derdim.

Daktiloyu hayata benzetiyorum aslında.Hayatta geri alacağın bir tuş yoktur.Backspace dediğin tuşla hatalarını ,üzüntülerini silemezsin.Görünüme tıklayıp sayfana süsler yapamazsın hayatta.Daktiloda da böyle bir program yoktur.Bu yüzden bana daktilo hayatla ilgili görüler kazandırmıştır.
Sonra çok geçti geçmedi abimin bahanesiyle bir bilgisayar alındı.Haftası olmadan bilgisayarı çökerten yegane kişi olarak tarihe geçtiğimden eminim.Sonra o bilgisayar kardeşimin elinde kaç şekle döndü.Şimdi kasası her an ameliyeta hazır bir beden gibi duruyor.Ama çalışıyor,afiyetteler kendileri...

Gel zaman git zaman evimizde çift kasa ,çift monitör,çift işlemci olmaya başladı.Zaten evinizde elektronikçi bir kardeşiniz varsa bunları öğrenmeniz işten değildir.

Müzik dinleme ,yazı yazma seanslarımdan sıkılan kardeşim 'sana da bilgisayar toplayalım' demeye başladı.Sonra kendim bir dizüstü bilgisayar aldım.Kurtuldu benden bir nebze.Ara ara bilgisayarını açıp yine, almadığım bazı müzik dosyalarını alıyorum.Sonra onun iş bilgisayarı oldu.Evimiz bilgisayardan geçmez oldu.O yine onları ara ara takıyor kullanıyor işte.
Şimdi bilgisayar boşta.Bir zamanlar sıra bana ne zaman gelecek diye kapıştığımız bilgisayar çoklandı.Ama zaman az.Bu kadar bilgisayar arasında daktilo hevesin azaldı mı,diyeceksiniz.Hayır,her gördüğümde 'bir gün daktilo alacağım'diyorum.
İki şık şık,iki tık tık; pardoon bu doktorlar için kullanılıyordu değil mi?
Bir gün daktilo alacağım .Sesinin yansımalarını yazarım size yine....

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin, koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilmeli gökyüzüne
Denize  saatlerce  bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya...
Kucakladın mı, sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin

Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin.
İnsan bütün müzikleri dinleyebilmeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına.
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları
Tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeye
Bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın bütün dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın
Irmaklara, göğe, bütün evrene karışacaksın
Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana...
Ataol Behramoğlu

                                            Fotoğraf : Şakir Eczacıbaşı

8 Ocak 2012 Pazar

Aksesuarlaştıramadıklarımızdan mısınız,Zorakileştiremediklerimizden mi?

Hep derler ,bağımlı olmak diye.Nedir bağımlı olmak diye kastettiğimiz? Bağlı kalmak ayrı ,bağımlı olmak ayrı.İşte ben de bu ayrımda bu başlığı düşünüyorum ne zamandan beri.
Bağımlı olmak,kendi kararlarını verememek,hep birilerine bağlı olarak yaşamak.Arkadaşlarım olmadan yemeğe gitmem,yanımda biri olmadan alışverişe gitmem.bilmem kim x konuşursa ben de konuşurum,gibilerinden...korkunç bir özbenlik düşüklüğü durumu bana göre.
Zaman zaman düşünüyorum ben de bağımlı bir insan mıyım diye?Ailemizdeki acı kayıptan sonra annemin üzerine daha çok düşmeye başlamıştım.Annemin içine kapanışını engellemeye çalışıyordum.Belki bu yolla birbirimizin acısını ancak biz biliriz diye mi düşünüyordum ben de acaba?Zaman zaman ben de düşünmüşümdür ben de...acaba...diye.
Alışveriş ederken ancak annemle veya bir arkadaşımla alışveriş ediyor,içime çok sinen bir şey olduğunda da tek başıma alışveriş yapabiliyorum.Tek başıma şehir dışına çıktığımda yol iz bulabiliyorum,çok şükür.Yanımda biri olmadan bir restorantta yemek yiyebiliyorum.Hem de telefonumun yalnızlığımı örtbas etmesine izin vermeden...Tek başıma kaldığım durumlarda susup pusmuyorum ortalıkta.Yeni bir çevreye giriyor,ortam elverdiğince adapte olabiliyorum.Türk kahvemi keyifle içiyorum,başım ağrıdığı için değil.Müzik belki içlerinde en bağımlısı olduğum şey ama müzik dinlemediğim zamanlarda kendi kendime söylemem yetiveriyor bana.Çok beklentim yok insanlardan.Beklenti oluşturmadan sevebiliyorum,bazen en çok benden gitmesine rağmen.Bu durumda bağımlı bir insan sayılmıyorum ben.

Aksesuarlaştıramadıklarımızdan mısınız,derken bu konuyla ilintili olarak bağlı olmak ve bağımlı olmak kavramlarını dile getirmek istedim.
Bir pantolon  bedeninize bol geliyorsa  kemeri zorunlu olarak kullanırsınız;
pantolon vücut ölçülerinize uyuyorsa bu kez pantolonu aksesuar olarak kullanırsınız.Ki,bu sizi karşıda görenlerin daha saygın biri olduğunuzun imajını verir.
Sevdiklerimiz de böyle işte,
gerekli olunan durumlarda ve onların gerek gördüğü zamanlarda çok da hayatlarına müdahale etmeden,bizim de hayatımıza müdahele ettirmeden sürdürme olgusu.

Sevinçlerimizi paylaşıyoruz,darda olduğumuzda yetişiyoruz,kötü günümüzde beraber oluyoruz,birbirimize saygı,sevgi,hoşgörüyle yaklaşıyoruz.Bu bizim hayatımız boyunca kullanabileceğimiz en şanslı adlettiğimiz aksesuarımız olmalı.
Aksi takdirde zorunlu olarak kemer takıyorsak ,bunun kendi ruh sağlığımız için olduğunu bilecek ,sınırlarımızı koymamız gerektiğini bileceğiz.
sınırların olması bizi mutsuz etmez,bizi mutsuz eden sınırlaştıramadıklarımızın  bizi yaşam kısıtlığına sebep vermesi.Bilmem anlatabildim mi?
ha bu arada toplumda saygınlık tümcesi ayrı bir konu,ona da değinebilirim bir ara.
Sevgiler...

Ocak ayına bir girdim pir girdim.bir yerlerde iyi gelişmeler olduğu kesin,kesin olmasına da bu yıl bana yine de pek bir şey vaat etmiyor sanki beee!
Evet içimde böyle bir boşvermişlik hissi var.Ama bir yandan kelebekler uçuyor kalbimde.
kelebek derken,hani aşık oldum anlamında değil.Yeni kıpırtılar.
Bu başka bir aşk,illa ki kelebek uçmanın anlamı aşkta aranacaksa.
**
yeni yıla televizyon karşısında geçmenin de tadına doyulmuyor doğrusu.aman da ne şenlik!kumanda ile bir zapla oraya,bir zapla şuraya....eskisi kadar da yılbaşı programları o kadar şenlikli değil.önceden saat 00:00 olduğunda  kutlanırdı.şimdi ise saatin 23:00 de kutlanıyor.saat 00:00 mı oldu diye handikap yaşar olduk.Benim için yılbaşı yemek,pasta,kuruyemiş ve kestaneden ibaret hale geldi.daha ne olsun değil mi?çevremizde 'biz de yılbaşı kutlanmaz,bizden geçti'diye bir sendengeçmişlik kol gezer.Evde durmaya mecbur kalmış gençlere daha baştan ofsayt bir durumdur bu.

Yılbaşı demek,tıkınma demek.yılbaşı demek televizyon programlarında playback yapan sahtekar şarkıcılara çanak tutmak demek.yılbaşı demek bir yaş daha büyüdün,haltları yedin demek(böyle derler bizde,halt olabilmek kavramı ise kime göre bir baltaya sap olmaksa )böyle işte ezerler gencin hayyalerini,umutlarını...

Ama ben ne yaptım,bunların hepsini yaptım!Hepsi bu yılbaşı başımdan geçti.

Yaşama enerjimi alan bazı  aile bireylerime  rağmen sevcoşumla girmek istedim.girdim.tüm sevdiklerime gündüzden kısa ziyaretlerde bulundum.öpüştüm koklaştım mutlu bir yıl diledim.Yetmedi,uzaktaki dostlarıma yetiştim hemen yeni yıl dileklerimle.içimi ne kadar baysa da ,başarısızlıkla sonuçlansa da pasta yaptım.veee...kendi kendime söz verdim...bu sene ertelemeyecektim isteklerimi.hayatıma dair bir ukde kalmayacaktı içimde....

"hayat için bugün vardır,yarın ertelediklerimiz için sadece bir bahanedir" ben söylüyorum bu sözü.

Sonra tabi yeni yıl ilk filizini verdi.
*ne zamandan beri görme engelliler için sesli kitap okumak istiyordum.deneme kayıtlarını gönderdim.kabul edildi.Sesli kitap okuma kayıtlarına can havliyle girişiyorum.
*geçen kış Uşak'ta Musiki derneğinin türk sanat müziği konserine gitmiştik arkadaşım nurcan ile.mest olarak dinlemiştim.Ben de ondan feyz alarak girmek istemiştim koroya.Başlarda yine ertelemiştim.sonra ne oldu peki dersin?sesli kitap okuma vesilesiyle tanıştığım bir ablam sayesinde bu isteğime de nail oldum ve koronun içinde yer aldım.şimdi solo söylemeye de özeniyorum.bakalım ne olacak?
*bu önümüzdeki cuma İzmir Çeşme 'de gerçekleşecek Gençlik Şûrası için yol hazırlıkları da gündemde.Şûrada işsizlik,demokrasi,kültür sanat,üniversite gençliği gibi konular hakkında çalışmalar yapılacağı söyleniyor.

Bir de devam eden çalışmalar ,bitirelecek kitaplar var :
*öykü çalışmalarım her zamanki gibi gündemde.Zaman zaman James Joyce 'Dublinliler' adlı öykü kitabını okuyorum.Ve hala dinlendire dinlendire özümseyerek okuyabildiğim Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanının ortasındayım.
*son olarak matematikle başım dertte.Yüce Tanrım zeka dağıtırken acaba sayısal zekadan muaf mı tutmuş beni,ne! Çenem ve kalemim ne kadar işliyorsa rakamlarla ve işlemlerle başım hoş değil!
 biri beni anıyor galiba; o1:o1 - 8 ocak gecesi 

1 Ocak 2012 Pazar

Blog Dünyasına Ben Geldim,elim de boş gelmedim

Yılın ilk gününde bir blog doğdu.
Bu blog için pek edebi bir şeyler beklemeyin doğrusu.Bu blog paylaşım için ,tamamen kendime yönelik bir çalışma olacak.
Okuduklarım,dinlediklerim,izlediklerim,düşüncelerim,muhalefetim,dileklerim,sevdiklerim,sevmediklerim,iyilerin,kötülerim,
paylaşmalarım,hesaplaşmalarım,etkilendiklerim,umuruma takıp da takmamış gibi rol yapmışlığım,ukdelerim,saçmalarım,yaratılarım,alakalı alakasız herşeye ilgi duyan maymun iştahlılığımla,kimi zaman yerin dibine geçiren benliğimle,kimi zaman ise sarsılmaz bir ego ile düşecek satırlara....
Günlük gibi işte ,anlayın siz:))